ruh felci
hepimiz, bizler, cümle alem,
elimizde ne varsa, bize en başında ne verildiyse, neyle yetinmemiz söylendi ve
hangi duygulara meylimize emir verildiyse onunla yaşama devam etmeye
çalışıyoruz. tabi bu süreçte elimizden gelenler var, ne kadar tecrübe etsek de
gücümüzün yetemedikleri var. anamız var babamız, sevdiğimiz,
arkadaşlarımız. onların bizi her engelleyişi, her yolumuzu açışı, her
susuşu, her bağırışı ruhumuza ince ince işliyor. ruhta biriken fiillerin
cezasını yine büyümüş ama bir yere sığamamış kalbimiz çekiyor. koca bir kitap
kulesinin en altında sıkışıveriyoruz. bize gelene kadar insanlar neler neler okuyor.
bize canlar sıkılıyor, bize artık eller uzanmıyor.
sonra işte yeni bir hayat için önce eskisine sahip olmak
gerekir, deniyor bana. bana eskisini vermeyenden kendimi yoksayıp yenisini rica
ediyorum, veriyor.
şanslıydım diyorum, yaşamak için neyi duymam gerektiyse
duydum. insan bir defa eğse boynunu devamı gelirdi bilirdim. boynumu eğdimse
bir defa daha eğmemek için eğdim. yağmamış yağmurları duydum. hiç
ağlamamışların hıçkırıklarını. hiç düşmemişlerin dizlerini sardım. onların daha
açılmamış yaraları kapandı ama benim ellerimden kan kokusu hâlâ gitmedi. ne
yapıldıysa sonu bilinmeden yapıldı, bir ilmeğin ardından diğeri sırasını büyük
bir teslimiyetle bekledi. harfler yan yana gelmeye, titrek bir seste hayat
bulmaya can attı. kelimeler öldükçe kitapların insanlara olan nefreti büyüdü.
kendine sadık olana hiç şüphesiz bir aşkla baktı. baktı da ne oldu. sadakati
sonsuz olanın yüceliğine bu yüzyılda kim erişebildi, erişene kim gül bahçeleri
vadetti. hangimiz çıkarımızın olmadığı sokağı sonuna kadar yürüyoruz.
ne aldık ne verdik kavgasıyla yol mu yürünürdü.
insan hep çok acımasızdı. kalbi buna dayanmayan ne yapacaktı.
akşamları yürüyüşe çıkınca hep bunu düşünürdüm. gözlerimden içeri sert hava
süzüldükçe kendime kırılmanın türlü yollarını buluyorum. kendime yakınlaştıkça
görülmez yerlerimden bilmemkaç yara alıyorum. bir tek bakışlarıma zuhur ediyor
ellerimdeki kan kokusu. bir öyküye hapsolmuşum da her an öleceğim gibi, ne
farkı vardıysa bu söylediğimin yaşamakla.
savruldum. artık ne huzurdan bahsedeceğim ne de
sevinçlerden. alıp götüren rüzgarlardan, bekleyişlerden, ağaçlardan bahsedeceğim.
istediklerimi susacağım, istemediklerimi haykıracağım. sustuklarımı yazacak,
yazdıklarımı yakacağım.
-bende büyüyen, içime işleyen,
beni hiç bırakmayan yoksunluk duygusunu artık paylaşabileceğim kelimelerim
bitti. kabullendim.
ve şimdi görüyorum ki, evrildim.
geri gelmeyecek olan şeyleri
hatırlamanın ıstırabını biliyorum. çekiyorum da. hiç olmamış, olamamış bir
şeyin yoksunluğunu çekemiyorum artık. önceden bu beni ağlatırdı, kahrederdi,
kustururdu, kaçırırdı. mahvederdi. şimdi tek bir kelime bile ettirmiyor.
konuşturmuyor. belki o da evrildi, başka şekilde karşıma çıkıyor. hiç
bilmiyorum hiç anlamıyorum-
artık olmuşlara, olanlara,
olacaklara ağlıyorum, hayat beni bir tarafından hâlâ kahrediyor, kusturuyor,
kaçırıyor, yürütüyor, mahvediyor. hiç konuşmuyorum yazmaya bile zorlanıyorum
bazen. ruhta birikmiş sözlerimin sürgüsü neden açılmıyor. hiç bilmiyorum hiç
anlamıyorum.
gittikçe biriktirdiklerimden
ibaret bir şey oluyorum. bilmenin, ama dile getirememenin ağrısını çekiyorum.
gülüşlerim de gözyaşlarım da gün gün
ağırlaşıyor.
sonra işte, bildiğin gibi

Yorumlar
Yorum Gönder