şubat sancısı
gülümseyerek kopardığın çiçeklerden biri benim gençliğimdi. boğazımda bekleyen kramplarla, elimde olmayanları bile kaybetmekle, yol kenarlarında, aldığım nefesleri saymakla geçti. altı yaşıma kadar tattığım tüm mutlulukların bedelini ödedim. bazı heveslerimizin üzerine attığın toprak, ilkgençliğimi de gömdü.
o ara ben
yaşamak için yeni yollar bulma arayışındaydım. sonra günün birinde seni bu
kadar özleyeceğimi hiç düşünmemiştim. --yazılacak olan her şey yazılmış sanki,
o kadar içerliyorum ki buna. neyi içimden atmak istesem, başka birinin çoktan
içinden attığı şeymiş sanki çoktan. ama sonra kimse acılarını aynı yaşamazmış
gibi geliyor. herkesin annesi farklı tarıyor ya saçını, acıtarak, okşayarak,
güzel bir şarkı mırıldanarak falan. hepimiz oradan avucumuza dökülmüş
saçlarımızla beraber, nasibimizi de aldık yürüdük. üzüntüleri, kayıplarımızı,
içimizin tüm devrikliğini oradan hesap ettik. -- şimdi saçlarım beyazlıyor,
özlemeye de sevmeye de daha dün başladım, bilsen, yüzyıllardır kırgın ve
öfkeliyim.
ayağımı
bastığım yer çöküyor, karşımda 11 yaşında bir kız çocuğu ölmeyi istiyor.
yılanın başını kimse ezmiyor, herkes oturmuş kendi karanlığını boyuyor.
söylediğim hiçbir cümlenin cevabı yok, benden çıktığıyla kalıyor. -kapımızın
bir kilidi olsaydı, kitaplarım da şu dolaba sığsaydı ne güzel olurdu- ben
dünyayı bir kabustan ibaret sanırdım, ama bir yandan, ayakkabılar su alsa da
ayakkabıdır, ay bizi hep takip eder, bir evde çoraplar hiç tükenmez, güzel
seversek güzel seviliriz, insan tükenmeyi bilmez hep dirilir sanırdım. kabuslar
birden fazlaymış. gözün gördüğünü akıl unutursa da kalp anımsadığını
unutmazmış.
içimi aç
da tamir et istiyorum.
insanı
kamburlaştıran bu dünya. bu tanrı. bu devran. ona sözüm geçmiyor, ne yapayım, sancısı
bitmiyor.

Yorumlar
Yorum Gönder