sağım mavi, solum yeşil, yukarısı gri
silecekler düzenli bir hızda gidiiip gelirken yağmur taneleri üzerinde, altımızdan kayıp giderken asfalt, ta uzakta, erimiş karların ardında bıraktığı nemli çimenler gibidir gözlerim.
ben de, ellerim her yerinden yaralıyken, tam yeni bir yaşam yakalayacakken kalbim, sessizce süzülürken canımdan hevesim, üzerinde kalan birkaç yaprakla yetinmeye çalışan ağaçlar gibiyim.
playlistim de kendinden akıp gidiyor, ışıklar yeşil oluyor, herkes ambulanslara yol veriyor, yakında ölürsem bu son yazım olacak, her yazımı bunu düşünerek yazasım geliyor.
18/02/21
sevda dendiğinde, üzerine artık yazacak hiçbir şeyim kalmadı diyorum, sonra hep kalıyor. çünkü öyle ağır ki böyle şeyleri konuşmak, insana kendini unutturan bir yalnızlığı var. peki, başlıyoruz. bunları -aşk'ı ve ondan gelenleri- cümle içinde kullanmanın haddini-cüretini nereden buluyorum? nerede bu kelimeciklerin kaynağı ve ben kim oluyorum da aşka dair cümleler kuruyor, onu içimizden biriymişçesine târif ediyorum? o mu içimizden biri, biz mi onun içinden biriyiz? pekâlâ, tüm bu yazdıklarımın hakkını verebiliyor muyum? bakıldığında dirâyetli durmuyorum, nasıl dayanıyorum ve insanlara dayanmayı öğütlüyorum? ve sonrasında, ben kimim de öğüt veriyorum? hakikaten, bana katılan toprağın üçte biri aşktan mıdır? kaç yaşına geldim, hâlâ bir kaldırım kenarından hayatı mı seyrediyorum? buraya, kalbimi nerede bıraktım da geldim? hayata dair ne biliyorum da uzun uzadıya teşbihlerde bulunuyorum?
işte bu soruların cevaplarını, yine de bu hadsizliklerimi okuyarak anlayabilirsiniz ancak. hattâ belki anlamayabilir, bıkabilirsiniz. garantisi yok. bir de tabii, gül bahçesi değil gül bile vâdetmedim kimseye, demiştim hiç. gül vâdedilmez ki zaten, diye düşünüyorum. gülün, kokusunu duyan gelir, rengini arayan gelir, dikenine meyli olan gelir. gül için gelirler, gül için çağrılmaz ki.
ben de böylesine sorularla, yalnızken, canımın sıkkınlıklarıyla, her soğuk gecede camdan baktım, sokaktaki kedileri izledim. gelen olmayacaktı, bildim, giden olmasındı.
yıllar geçse de ben evden kokusu gitmeyen, her akla geldiğinde genzi sızlatan, hiç buğulanmamış eski bir ızdırabım sanki. yalnız, benim o kadar bile bir yerim yok bu hayatın hengâmesi içinde. yıllarca gözlerimde bir yangın taşıdım, beni tanıyan beni her gün gören insanlar, belki bunu hiç göremedi.
pekâlâ şimdi, sana ne oldu sema, diye soranlara asıl ben soruyorum. bana ne oldu?
anlatacak öyle çok şeyim vardı ki. ben konuşmadım, ben konuşmayınca diyeceklerim de bitmedi. bitmeyince her kış boğazda biriken iltihap gibi oldu, arttı günden güne her bir şey, kapandı dilim. biraz gülünce ağlayasım geliyor şimdi. bir şeyler okurken soğuyor hep çayım. tarçını, karanfili bıraktım. kendime çiçek almayı bıraktım. sadece hâlâ, biraz sevilince heyecanla gözlerim doluyor, hemen inanıyorum, kanıyorum -bunu konuşmuştuk- kandıkça kanıyorum.
yakında ölürsem bu son yazım olacak, her yazımı bunu düşünerek yazıyorum. şimdi sağım duvar, solum duvar, yukarısı tavan. düşüncelerim, kalbimin uğultusu üzerinde düzenlice gidiiip geliyor. cânım, cânıma iyi baktığını biliyorum. gözlerim yanıyor. görüyor musun. dirseklerim acıyor.
diyecek çok sözüm vardı, kimseye konuşmadım ama bir sözüm kaldı, ona da dilim dönmüyor.
rüyamda bir kadın dedi, bana katılan toprağın üçte biri aşktanmış. herkese iyiyim diyorum, boşluğa bakarken soğuyor çay. Rabbim bugün de şöyle diyorum, dilimi döndür, artık bir benim dilim dolanmasın onca cân içinde. sonra dönüp dünyaya bakıyorum, diyorum ki, benim de bir canım var. Rabbim dilimi döndür. benim de bir canım, elimde kalemim var. o kadar ki hiçbir şeyim yok. her şey için teşekkür ederim.


Yorumlar
Yorum Gönder