şifâ bulurcasına
bu dünya için
bitirmeye
veyahut
biriktirmeye çalıştıklarımdan bana ne kaldı
hakikaten
ya kavuşmaya çalıştıklarımdan
ya direttiğim davalardan
inatla yürüdüğüm caddelerden
her fırsatta yönelttiğim sorularımdan
ansızın terkedişlerimden
o çok sevdiğim cumartesilerden
canım dediklerimden
benlerden ve de sizlerden
bana nedir kalan
nedir
ki
beni böyle
bir dağ başında
bir başıma bırakan
bir ağrıyla oturduğum masadan bin ağrıyla kalkıyorum. yalnızlık mı, o nedir?
sana anlatayım diyorum, nedir bu, sen yoksun. bir bardak var şimdi masamda, her üç kalemden biri bozuk veyahut ucu kırık. yazası geliyor insanın böyle olunca. alnım acıyor diyorum. bana uzanacak bir dost eli kalmış mıdır diyorum. müsait olunca yaz, konuşalım, demişti biri, yazmadım bir daha. sanırım gönlüm hiç müsait olmuyor benim diyemedim.
insanın kalbi kırılınca, her yanı ağrıyormuş, sızlıyormuş. vaktince bilemedim.
şifâyı araması bir dert, bulması bir dert. -bulabildik mi? +yürüyoruz ya canım bu yolu, bize yetmez mi?
her yeri ağrıyormuş insanın. her yarası, yeniden açılır gibi sızlıyormuş. yürürken adımları ağrıyormuş, ağır ağır atıyormuş adımlarını. konuşurken zihni ağrıyormuş, o yüzdendir ki ağır ağır dökülüyormuş kelimeler dilinden. bakarken, gördüğü her yere yepyeni bir ağrı düşüyormuş. gözlerinden yaşlar o yüzden ağır ağır süzülüyormuş.
eli nere değse, tâ derinine kadar bir ağrı peydâ oluyormuş. insanın kolu kırılsa yalnız kolu ağrırmış, elinde yara açılsa yalnız orası sızlarmış da. kalbi kırılınca her yanı ağrıyor işte, her yara en derininden yeniden açılıyor. elimde açılan yara ilk açıldığında bu kadar kanamamıştı, evet bir yaraya bakıp, ilk açıldığında bu kadar kanamamıştın diyebiliyorum artık. konuşuyorum onlarla.
belki de bu sıra yalnız onlarla konuştuğum için, böylesine hayatımdaki tepetaklak oluşlar.
işte şimdi, yepyeni ağrılarımlayım. merhaba.
iyi hissediyorum.
akşamüstü biraz ağlayışımın tahlilini yaptım, kimseler duymadan. sesler yükseldikçe tavan alçalan bir şey oluyor sanki bu evde.
nefeslerimin kolayca kesilişi biraz bundan.
bir şiiri nasıl bitirdiğimi hatırlıyorum, tebessüm ettiriyor.
hiç farketmeden,
kimse hiç farketmeden,
ben de dahil,
ve sen de dahil,
-ki sen zaten benimle alâka içeren hiçbir şeyi farketmezdin, daha doğrusu;
anlamaz, kavramazdın-
belli başlı neş'elerimle bağlarım kopuvermiş.
bunu önceden fark etseydik, etseydim, ne değişirdi, ses verdi sesim;
hiç!
dedi.
öyleyse bunun bir yası olmalıydı, bu yas, daha erken başlardı belki dedim.
insanlar yas tutmayı öğrendiğinde kaç yaşındadırlar, ben yedi yaşındaydım. en kötüsü de, ondört yaşıma geldiğimde, çoktan kendi kendimin yasını tutmaya başlamıştım.
alnım acıyor diyorum. öyle zor, öyle kendinden cefâlı çizikler atılmış. şîvekâr yanıbaşımda sanki, her üç kalemden biri bozuk veyahut ucu kırık. yazası geliyor insanın böyle olunca. gece her dakika koyulaşıyor. kendi kendime, unutmayacağım diyorum. hayır, neden unutacakmışım ki, diyorum. her dakika, biraz daha unutuyorum. rüzgâr gözlerimin tâ içinde yaşlara karşı savaş açıyor. bir şarkı daha öğreniyorum. hiç hüsn-üyusuflardan bahsetmiyorum artık, farkediyor musunuz? zannınız nasıl? hep iyiye yorun, hep iyi olanla kavrulun. hep ona doğru boy verin, hep ondan tâkât bulun.
alnım diyorum.
iki yudum daha içsem bitecek kahvem, soğutuyorum.
insan yarımsa her yerde yarım, her nesnede ilan ediyor yarım kalmışlığını. neş'elerim diyorum nerede.
hayır.
inan ki hâlâ, birini güldürünce gülebiliyorum.
https://soundcloud.app.goo.gl/qsUUj


İnsan en çok kendine yabancıdır
YanıtlaSil